Einstein’ın potansiyel Türkiye macerası

Einstein’ın 17 Eylül 1933 tarihli Atatürk’e gönderdiği mektup (nationalgeographic.com)

Einstein 1933 tarihli bu mektubunda Nazi rejiminin baskısı altında yurtlarını terketmek zorunda kalmış 40 küsür Alman biliminsanının Türkiye’de istihdam edilmesini Atatürk’ten şahsen rica etmekte. Nitekim gerçekten de birçok yabancı hoca o yıllarda memlekete gelip ders verip öğrenci yetiştirmişlerdir. 

Bu konu yakın zamanda bazı haberlerde işlendi, “Einstein ya gelseydi, o zaman kimbilir nasıl olurdu?” kıvamında hayıflanmalar işitildi (lütfen yukarıdaki videoyu sonuna kadar izleyiniz). Bu yazıda bir paralel tarih yazmaya teşebbüs edip, “Einstein gelseydi neler olurdu?” sorusu üzerinden günümüz Türkiye’si bilim politikalarına bakmaya çalışacağız.

Einstein’ın gönderdiği bu mektup ile üniversite reformu da tesadüfen aynı tarihlere rastlar. Reform çerçevesinde kabaca, Cumhuriyet rejimine ve devrimlere mesafeli durdukları (Türk Tarih Tezi’ni reddeden, harf inkilabına karşı çıkan hocaların bulunması vs.) ve geri kalmışlıkları bahanesi ile Darülfünun kapatılıp, hocalarının büyük kısmı ve asistanları tasfiye edilip yerine İstanbul Üniversitesi kurulur. İşin ilginç yanı, İÜ kuruluş tarihi olarak halen 1453’ü kabul eder. Bu da ayrı bir ikilemdir. Bu üniversite reformunun da, yabancı biliminsanlarının Türkiye’ye gelmesine de yardımcı olan, Cenevre’den davet edilen Albert Malche‘nin hazırladığı raporlar doğrultusunda gerçekleştirildiğini de göz önünde tutmakta fayda var.  Darülfünun’un tasfiyesi iki açıdan memleket akademisinde önemli yer alır; i) büyük problemlerin, halihazırda (bambaşka koşullarda) çalışmakta olan sistemlerin doğrudan ithal edilebilmesi ile çözüleceği düşüncesi, ii) ideolojik olarak yeni gelenin eskiyi tasfiye etme geleneğini akademide başlatması (12 Eylül, 1402’likler, 28 Şubat vakaları ve son dönemdeki politik muhafazakar kadrolaşma gibi).

Bunlardan ilkine son 1-2 yıl içinde TÜBİTAK’ın başlattığı, “yurtdışındaki Türkleri çağıralım, Türkiye bilimi bu şekilde inkişâf etsin” mantığı örnek verilebilir (davetlilerin büyük kısmının mühendis-tıpçı olması ve Türkiye’de bilim konuşmaktansa venture capital modelleri ile üretim ve kâr getirebilecek konular üzerine durulmasını söylemek şimdilik yeter). Ama bunun daha da vahimi, temel bilim ve fikrî özgürlüklerde ABD ve Avrupa Akademyası standartlarının (idareciler artık referans olarak Kuzey Amerika ve Anglosakson ülkelerini alıyorlar) çok altında olmamıza rağmen, bu ülkelerin neoliberal politikalarını doğrudan ithal ederek, temel bilimlere de zerre değer vermeden, doğrudan üretim ve kâr getirmesi beklenen alanlara ağırlık vermeye başlamak ve buralara çok büyük miktarlarda paralar dökerek Türkiye’nin bilim ve teknolojide önünün açılacağı yanılgısı. Bu anlayışın temelinde Türkiye’nin kalkınmakta olan bir ülke olması yüzünden, ara basamaklarda zaman ve para kaybetmeden doğrudan yüksek teknoloji ve sanayi üreten ve bundan kazanan bir ülke olmayı hayal etmesi yatmakta. Fakat bu anlayış o kadar yanlış ve açıkçası sakat bir anlayış ki; bilime ayrılan bütçenin onlarca kat artırıldığı iddia edilen bir dönemde, örneğin TÜBİTAK sadece sanayi ve savunma uygulamaları olacağı düşünülen konularda yurtdışı eğitim bursu vermekte, ama bunlar haricinde kalan konularda ise başvuru bile yapmanız imkansız gibi. Bunları ayrıca daha sonra uzunca yazarız umarım.

Yine de bu konuda kesinlikle bahsedilmesi gereken bir vaka var: Feza Gürsey Enstitüsü (FGE)’nün kapatılması. Kadro sayıları son yıllarda yavaşça düşürülen FGE’nün daha sonra kabaca “siz yeterli miktarda proje yapmıyor, verdiğimiz parayı da harcamıyorsunuz” bahanesi ile temel bilimlerle zerre alakası olmayan Gebze’deki Bilişim ve Bilgi Güvenliği İleri Teknolojiler Araştırma Merkezi‘ne taşınması hükümet ve idarecilerin övdüğü proje, sanayi ve dolayısı ile para odaklı bilim anlayışının vücut bulmuş halidir. Toplanan +1500 imzaya, görüşlerine çok önem verilen, hep referans alınan yabancı memleketlerden onlarca biliminsanın uyarılarına ve en az Türkiye ortalaması ile aynı seviyede, hatta daha ileri düzeyde yayınlar üretmesine rağmen, FGE verimli çalışmadığı gerekçesi ile fiilen kapatıldı (TÜBİTAK’ın yaptığı açıklama şurada). Öncelikli alanlar dışında TÜBİTAK’ın yurtdışı bursu vermemesi ve FGE’nin kapatılması üzerinden de rahatlıkla TÜBİTAK ve idari kadroların bu anlayışının Türkiye bilimi önündeki en büyük engellerden birisi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

FGE bütçe
TÜBİTAK FGE kapatılması ile ilgili açıklamadan (tabloya tıklanınca .pdf dökümanı açılır) FGE’nin bütçesi.

Çok uzatmadan “Einstein ya gelseydi” kurgumuza dönersek, Einstein zaten büyük ihtimalle FGE bünyesinde çalışıyor olurdu diyebiliriz (FGE ile Einstein’ın ABD’de çalıştığı Princeton İleri Araştırmalar Enstitüsü mantık olarak çok benzeşirlerdi). Zira enstitü teorik fizik ve matematik alanında çalışmaları ile dünyaca ünlü biliminsanı Feza Gürsey‘in adını taşımakta, enstitüde Einstein’ın üzerine kafa yorduğu konularda dersler verilip, araştırmalar yapılmaktaydı. Bunun da haricinde Einstein çalışırken büyük projeler yazmak zorunda olmadan sadece kalem ve kağıda (şimdi yaşasaydı bir de güçlü bir bilgisayara ihtiyaç duyardı, ki bu da, -adı Gılgamış idi zannedersem- FGE’de vardı) ihtiyaç duyduğundan diğer enstitüler gibi milyonlarca liralık projeler yazmayacak, kendisine “al harca” diye verilecek parayı harcayamayacaktı. Lakin makale sayısı fetişizmi kadar ağır basan proje fetişizmi ile bakıldığında performansı yetersiz görülecek, idarecilerin gözünde çok bir değeri olmayacaktı. Bu şekilde, doğru düzgün bir bilimsel çıktısı olmayıp, halkın vergilerinden milyonlarca lira proje desteği alan insanlar başarılı addedilip, mutlu mesut yaşarken, FGE’de çalışmakta olan Einstein, Bilgi Güvenliği Teknoloji Merkezi’ne transfer olacaktı (kim bilir belki de orada patent ofisindeki günleri hatırlardı 😛 ).

Darülfünun reformunun timsal olduğu ilk madde olan “yurtdışından ithal üniversite ve araştırma reformu” anlayışı bugün de bu şekli ile devam etmekte. Darülfünun örneğinde üzerine bastığımız ikinci nokta ise tasfiyecilik idi. Einstein eğer ki Türkiye’ye gelseydi, ve bugün kitaplarda okuduğumuz aşağıdaki sözlerini Türkiye’de söyleseydi diye düşünelim:

  • Milliyetçilik bir çocukluk hastalığıdır. İnsanlığın cüzzamıdır.
  • Eğer bir adam, marşla uyum içinde yürüyebiliyorsa, o değersiz bir varlıktır. Kendisine yalnızca bir omurilik yeterli olabileceği halde, her nasılsa, yanlışlıkla bir beyni olmuştur onun. Uygarlığın bu kara lekesi (militarizm) en kısa sürede yok edilmelidir (ought to be abolished diyor burada).
  •  Emirle gelen kahramanlıktan, bilinçsiz şiddetten, aptalca yurtseverlikten, tüm bunlardan nasıl da nefret ediyorum. Ben savaşı öylesine tiksinti verici ve aşağılayıcı buluyorum ki, böyle iğrenç bir eyleme katılmaktansa kendimi parçalayıp yok ederim daha iyi.

1933 yılı Türkiye’sinde bu düşüncelerini açıklaması durumunda neler olabileceğini üç aşağı beş yukarı hepimiz kestirebiliriz. 1933’ü geçip günümüze gelelim. Farzedelim ki Einstein FGE kapatılmadan önce, son yıllarda şu şekilde demeçler veriyor:

  • Kendini var olanların harmonisinde gösteren Spinoza’nın tanrısına inanıyorum, insanların yaptıklarıyla ve kaderleriyle ilgilenen tanrıya değil.
  • Benim dini inanışlarımla ilgili okuduklarınız tabiki sistematik bir şekilde tekrarlanan yalanlardı. Ben şahsi bir tanrıya inanmıyorum ve bunu hiç inkar etmedim aksine açıkça ifade ettim. Benim içimde dini olarak adlandırılabilecek birşey varsa şu ana kadar bilimimizin ortaya çıkarabildiği dünyanın yapısına olan sınırsız hayranlıktır.

Bu fikirlerini günümüz Türkiye’sinde açıkça ilan etmeye kalktığını düşündüğünüzde de aklınıza olabilecek onlarca senaryo geldiğini tahmin edebiliyorum (idari ceza, akademik baskılar, atama ve çeşitli bürokratik engeller vs. vs.).

Sonuç olarak, en baştaki videoda spikerin sorduğu, “…ya gelseydi?” sorusuna dönecek olursak karşımıza maalesef böyle bir tablo çıkıyor. Milliyetçilik ve militarizm hakkındaki fikirleri yüzünden pek rahat edemeyecek, etse bile ileriki yıllarda proje getirmediği, para harcayıp-para kazandırmadığı, kısacası alıp-verip ekonomiye can vermediği için enstitüsünün kapısına kilit vurulacak ve belki de dini ve politik görüşleri sebebi ile mobbinge maruz kalacak bir Einstein görüyoruz.

“Tüm bunlara rağmen Einstein Türkiye’ye gelseydi ne olurdu?” diye ısrar edersek, bunun cevabını da geçtiğimiz günlerde bobiler‘den kernel32 isimli arkadaşımızın şahane eserinde vermiş zaten:

Not: Bu yazı friendfeed’de #bilim2023 muhabbetlerinin ve internetlerden Terra Incognita ve ferayebend ile Mukaddime sohbetlerinde, “İbn Haldun’un bilim anlayışı ve Türkiye bilimi” özel programında konuşulanların bir kısmıdır. Herkese teşekkürler.

Advertisements

2 thoughts on “Einstein’ın potansiyel Türkiye macerası

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s